Cumartesi, Aralık 29, 2012

'Gökyüzünün Ritüeli'

Depremden sonra çökmek üzere olan eve girdikten sonra gelen artçı depremlerle evin yıkılma korkusunu yaşamak gibiydi ayrıldıktan sonra barışmak. O kadar zor, o kadar acı, o kadar tedirgin, bir o kadar içeride kalan her şeyi kurtarma isteği. Yeni bir hayata başlamak için bir adım olan bu musibete, hayatı bitirdi gözüyle mi bakılmalı yoksa yeni bir başlangıç olarak mı bakılmalı, ben bunu hiç bilemedim. Hep içimde o kalanları kurtarma isteği oldu. Bıraksa mıydım acaba? Bıraksaydım, bir de ben üfleseydim nefesim yettiğince, ciğerlerim körelircesine üfleseydim de yıkılsaydı o ev, göçük altında kalsaydı her şey ve bir anda bitseydi acısı da, özlemi de, keşkeleri de. Hiç bir şey kalmasaydı geriye. Tuzla buz olsaydı ev. Çingeneler gelip çalsaydı en değerli anıları, çocuklar üstünde oyun oynasaydı, anıların en değersizlerini(!) de oyuncak yapsalardı kendine. Diyorum ki, kalmasaydı o evden geriye hiç bir şey. Asit yağmuru yağsaydı. Yıkılmış olan evin duvar parçaları eriseydi, kum olsaydı, nehire aksaydı. Rüzgar savurmasın o kum tanelerini, hayır, o zaman her yanda ufak ufak, bir toplu iğnenin ucundan daha küçük bir şekilde her yerde olurlardı. En derinlerden bir iz olurdu bunlar. Hayır. Nehire aksın ve gitsin. Yeter ki gitsin..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bak ne demişler